ANASAYFA
ANILAR
YAZILAR
ŞİİRLER
KUZEY YILDIZI

YAZILAR


329879_2.jpg

Hüseyin Oğuz: Emekli astsubay. Susurluk komisyonuna verdiği ifadede Eşref Bitlis'in uçağına bir asker tarafından patlayıcı yerleştirildiğini, Uğur Mumcu'nun kontrgerilla tarafından öldürüldüğünü, Veli Küçük'ün derin devletin kilit isimlerinden biri olduğunu söyledi. Yüksekova Çetesi'ni ortaya çıkardıktan sonra ordudan ayrılmak zorunda kaldı. Emekliliğinin ardından İzmir'de çobanlık yapmaya başlayan Hüseyin Oğuz yaşadıklarını usta gazeteciler Emin Demirel ve Ali Burak Ersemiz'e anlattı. Hüseyin Oğuz'un hayatını anlattığı;Bir istihbaratçı askerin anılarıÖmrüm kitabı hepimizin ezberinizi bozacak...

HABERDER AÇIKLAMA

Haberciler Derneği Sözcüsü Burak Ersemiz, Taraf Gazetesinde yayınlanan "Balyoz Planı" ile gazetecilerin taraf gösterildiğini belirterek, Gazeteciler taraf gösterilemez.Bu milletimize haksızlıktır dedi.

Haberciler Derneği (HABERDER) sözcüsü Burak Ersemiz'in yaptığı yazılı açıklamaya göre, Taraf Gazetesinde yayınlanan Balyoz Planında habercilerin isimlerle taraflara ayrılmış olarak gösterildiğini, bu yayınla Taraf Gazetesinin meslektaşlarına ve millete karşı haksızlık yaptığını savundu.


Ersemiz, Taraf Gazetesinde yayınlanan iddiaya göre, darbe planları çerçevesinde "tutuklanacaklar ve faydalanılacaklar" olarak Gazetecilerin isimlerini yayınlayarak taraflara ayırdığını belirterek, ''Türkiye hassas bir dönemden geçmektedir. Bu süreçte yapılacak yayınlarda ülkeye zarar verilecek en tehlikeli uygulama taraflara ayırmaktır. Hele bunlar Habercilerse'' Kamu adına ülkeye fikirleriyle hizmet eden değerleri taraflara ayırmak kimsenin işini kolaylaştırmaz. Gazeteciler isim isim yazılarak taraf gösterilemez. Bu hem habercilere, hem de ülkeye haksızlıktır. Bu yanlışlardan biran önce dönülmesi ve yapılacak yayınlarda daha akli selim hareket edilmesi gerektiğine inanıyoruz& dedi.


Burak Ersemiz, bireysel anlamda taraf tutan gazetecilerin olabileceğini, ancak bunu tüm habercilere mal edilemeyeceğini söyleyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
''Basın milletin ortak sesidir. Bu sesi millet adına çıkaranlar, kendi ses tellerini kesmeye kalkmamalılar. Yayınlanan belge elbette bir haber değeri taşımaktadır. Ancak bu tür belgeleri yayınlamadan önce toplumun menfaati gözetilmeliydi''

3 gazeteci işe iade davasını kazandı...
2007 yılının son aylarında sendikalı oldukları için işten atılan üç gazetecinin davası bitti. Gazeteciler "işe iade hakkı" kazandı.

TMSF yönetimine geçen Sabah Gazetesi ve ATV'de sendikaya üye olan Cengiz Erdinç, Burak Ersemiz ve Ozan Pezek işten çıkartılmıştı. Sendikal faaliyet yürüttükleri için işlerine son verilen üç gazeteci, yasalardan doğan haklarını almak amacıyla mahkemeye başvurmuştu.

Yaklaşık 7 aydır süren dava bugün sonuçlandı. İstanbul 3. İş Mahkemesi, üç gazetecinin açtığı davada karara vardı. Mahkeme, gazetecilerin işlerine son verilmesinin gerekçesinin "sendikaya üye olmak"tan kaynaklandığını tespit etti. Kararda, "Çalışanlar işe geri alınmalıdır" denildi. Mahkeme, çalışanlarla kurumun uzlaşamaması halinde, davacılara 4 net + 12 brüt maaş ödenmesini de hükme bağladı.

13 Mayıs 2008, 13:11189

TGS'NİN ATV DEKİ YETKİSİNE YARGITAY'DAN ONAMA
(28 Mart 2008)

Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın ATV işyerlerindeki çoğunluğu Yargıtay tarafından onandı.
ATV işyerlerinde örgütlenen TGS, 10 Mayıs 2007 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığına çoğunluk tespiti için başvurdu.
Bakanlık, 5 Temmuz 2007 tarihinde, TGS nin ATV işyerlerinde yeterli çoğunluğa sahip olduğuna ilişkin tespit yazısını gönderdi.
TMSF yönetimindeki ATV işvereni, 16 Temmuz 2007 tarihinde TGS nin çoğunluğuna itiraz etti.
Davayı görüşen İstanbul 4. İş Mahkemesi, 4 Aralık 2007 tarihinde, ATV işvereninin itirazını reddederek, TGS nin ATV işyerlerinde çoğunluğa sahip olduğunu kararlaştırdı.
ATV işvereni, bu karara da itiraz etti. Dosyayı inceleyen Yargıtay 9. Hukuk Dairesi, İstanbul 4. İş Mahkemesi nin verdiği kararı onayarak TGS nin ATV işyerlerinde yetkili sendika olduğunu karara bağladı.
Böylece, TGSnin ATV işyerlerinde toplu iş sözleşmesi yapabilmesi için yeterli çoğunluğa sahip olduğu yargı kararıyla kesin olarak tespit edildi.
Bu karardan sonra, TGS, ATV çalışanlarının görüş ve önerileri doğrultusunda TOPLU İŞ SÖZLEŞMESİ taslağını hazırlayarak, ATV işverenini görüşmeye çağıracaktır.
Yargıtayın bu kararı, Türk medyasında sendikal örgütlenme bakımından tarihi bir dönüm noktasıdır. Türkiye de ilk kez bir özel televizyon kuruluşunda yapılacak toplu iş sözleşmesi, diğer televizyon çalışanları için de örnek oluşturacaktır.
Toplu iş sözleşmesi taslağının hazırlanması ve ardından başlayacak toplu pazarlık sürecinde üyelerimizin yanı sıra diğer özel televizyon kuruluşlarındaki çalışanların katkıları ve dayanışması son derece önemlidir.
Gelişmeler üyelerimize ayrıca duyurulacaktır.
Saygılarımızla.

TÜRKİYE
GAZETECİLER SENDİKASI
YÖNETİM KURULU

logo_kadikoy.gif

14 HAZİRAN 2007

Sadece yasal hakkımızı kullandık...


Burak Ersemiz'in de aralarında bulunduğu üç gazetecinin işine sendikaya üye oldukları gerekçesiyle son verildi.
Doğma-büyüme Kadıköylü olan gazeteci Burak Ersemiz, 16 yaşından bu yana yaptığı mesleğiyle gurur duyuyor. Okul yıllarında duvar gazeteciliği ile işe başlayan aynı zamanda Tercüman ve Bulvar gazetelerinde ardından Hürriyet gazetesinde uzun yıllar muhabir olarak görev yapan Ersemiz'in iş yaşamı oldukça geniş bir yelpazeyi kapsıyor. Son olarak 6 yıldır ATV’de görevine devam eden ancak sendika çalışmalarına katıldığı için işine son verilen Ersemiz, hâlâ bu mücadelesini sürdürüyor.
Başarılı bir gazeteci olan Ersemizle kendi yaşamından yazılı ve görsel basındaki iş deneyimlerine, Türk basınının son durumundan halen sürdürmekte olduğu sendikal mücadelesi üzerine bir söyleşi yaptık.
■ Doğma-büyüme Kadıköylüsünüz. Gazetecilik mesleğiyle ne zaman tanıştınız?
Evet doğma-büyüme Kadıköylüyüm. Kadıköyde okudum. Kadıköyü çok seviyorum Gazeteciliğe de Kadıköy’de adım attım. Tercüman ve Bulvar gazetelerinde 1986 dan itibaren Anadolu yakası muhabiri olarak başladım. Ondan önce de Fenerbahçe Lisesi'nde okurken duvar gazetesi sorumlusuydum. Bu durum gazeteciliği seçmemde etkili oldu. Duvar gazetesine okul tuvaletlerinin çok kötü olduğunu gösteren bir fotoğraf ve altına da bir yazı koydum. Bundan dolayı okuldan 1 gün uzaklaştırılma cezası aldım. Duvar gazetesi sorumluluğum elimden alındı. Fakat tuvalet kullanılır hale geldi. Baktım ki kamuoyu adına bir şeyler yaptığınızda siz cezalandırılsanız da yine halka bir faydanız oluyor. Bin öğrencinin eğitim gördüğü bizim okulumuzdaki tuvalet de kullanır hale geldi. Orada basının gücünü gördüm. Yazılı basın olmasa bile duvar gazetesiyle de siz insanlara bir şeyler yaptırabiliyorsunuz. İnsanların yararına çalışıyorsunuz. Yine 16 yaşındayken liseye devam ederken Bulvar ve Tercüman gazetelerinin de muhabiriydim. Tercüman ve Bulvar gazetelerinde muhabir olarak çalıştım. Bizler meslekte Alaylı olarak tabir ediliyoruz.
Yazılı basından görsel basına yönelmenizin nedeni neydi? Niçin böyle bir tercih yaptınız?
Yazılı basının benim için yeri ayrıdır. 11 yıl Hürriyet'te de çalıştım. Ben yazı yazmayı seviyorum. Bir de gazetede daha geniş ve detaylı bilgi verilebiliyor. Ama görsel basında haberler 2 dakikada gelip geçiyor ekrandan.. Gazeteler daha kalıcı, ayrıca fotoğraf benim için daha belgesel. Benim görsel basına yönelmemin nedeni ise-tabi bir dönem biz yazılı basında çalışırken çok az ücret alıyorduk-Türkiyede özel televizyonlar yayına başladığında ekonomik olarak çalışanlara daha fazla para veriyordu. Baba olmuştum. Çok da hevesli değildim aslında ama ekonomik olduğu için kendim için daha avantajlı buldum Ben ilk olarak Kanal D de başladım. Hürriyetten Kanal D'ye ardından Star’a geçtim. Kısa bir süre sonra oradan Uğur Abi'yle beraber kovulduk. Son olarak 6 yıldır ATV'de çalışıyordum.
■ Televizyonlardaki haberciliği değerlendirmenizi istersek neler söylerseniz?
Şu dönemde bir rahatsızlığımız var. Mete Çubukçu olsun, diğer arkadaşlar olsun dünyanın çatışmaların yaşandığı sıcak yerlerine gidip gelen tüm arkadaşların bir sıkıntısı var. Son 3–4 yıldır öyle bir şekillenme oldu ki Türk basınında ve görsel medyada iyice yabancı ajanslara bağımlı hale geldik. Reuters, BBC, CNN, daha ucuza geliyor, ama bizim gibi Türk muhabirler, ne Filistin'de, ne İsrail'e ne de başka sıcak bölgelere gidiyor. Bu bence büyük bir eksiklik. Çünkü biz bu ülkenin insanıyız ve insanımızın anlayacağı dilden haber yaparız. Ama bana Reuters'ın ya da diğer yabancı ajansların sunduğu haberler, hep taraflı geliyor. Ancak televizyon patronları ucuza kaçıyor, sadece reklamın getirdiği kârı düşünüyorlar. Oysa habere yapılan yatırım, insana, kamuoyuna yatırım gibidir. Ülkenin Geleceğine yatırım yapmak gibidir. Ama bunu göz ardı ediyorlar, habere yatırım yapmıyorlar. Oysa habere yapılan yatırım, ilerde onlara çok daha fazla kâr getirecektir. Sendikalaşma konusuna gelecek olursak, siz de sendikalı olma hakkınızı kullanmak isterken mağdur olan kişilerden birisiniz. Çalışmakta olduğunuz kurumu bırakmak zorunda kaldınız.
Türkiye'de sendikalı olmak anayasal bir haktır. AB uyum yasalarına göre çalışanların sendikaya üye olma koşulu getiriliyor. Bu hak, ne çalışma kanunu ne de TCK ile belirlenmiştir. Anayasa'yla her çalışanın sendikalı olma hakkı vardır. Biz de bu anayasal hakkımızı en son ATV ve Sabah Grubunda kullanmak istedik, kullanıyoruz da ve hâlâ devam ediyor. Fakat bu anayasal hakkımızı kullanırken sendikalı olmaya başlamışken bir kısım arkadaşlarımıza sendikayla ilgili bilgiler anlatırken kovulduk. Yanı Türkiye'de Anayasal hakkınızı kullanırken herhangi bir basın kuruluşundan kovulabilirsiniz.
■ İşten çıkarıldıktan sonra ne yaptınız? Herhangi bir hukuki girişiminiz oldu mu?
Davalarımızı açtık. ATV Grubu, şu anda Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunda (TMSF). Sanırım onlar da yanlış yaptıklarını anladılar. Şimdi geri çağırıyorlar. Görüşmelerimiz devam ediyor. Ama geri dönsem de sendikal mücadelem her zaman olacaktır ki basındaki sendikanın anlamı da benim için ekonomik olmaktan çok 212 li olmaktır. 212liler fikir işçisidir yani biz fikir işçisiyiz Bizim sendikalı olmamızdaki amacımız, fikirlerimizi koruyabilmek ve halka daha fazla onları ilgilendiren haberleri yapabilmek adına sendikayı kullanabilmek. Şu anda görüyorsunuz, basının durumu ortada. Halka doğru haberin ulaşma sayısı çok kısıtlı. Sendikal mücadelenin anlamı aslında bizde editoryal mücadeledir. Eğer siz sendikalıysanız veya örgütlüyseniz, haber değeri olamayan bir haberi size yapmaya zorlayamaz patronunuz. Mesela Yüksek topuk kanser yapıyor haberini yönelik Bunu yap diye sizi zorlayamazlar. Kamuoyunu ilgilendiren daha çok haber yapabilmek için basında sendika şart. Çünkü son yıllarda öyle bir hal oldu ki işte televizyonları izliyorsunuz ne kadar haber var. İşin kolayına kaçıyorlar Burası bir şov kanalı” diyorlar. NTV, CNN miyiz biz diyorlar. Çok seyredilen televizyonların yöneticileri bir saatlik haber bülteninin yarısını magazine ya da soft haberlere ayırıyorlar.
Peki bu sendikal mücadeleye neden daha önce başlamadınız?
Daha önce başladık aslında. Turgay Ciner döneminde başladık. TMSF döneminde mücadelemiz ağırlık kazandı. Sonuçta sendikalı olmak da olmamak da insanların kişisel tercihidir.
Televizyona geri dönünce ne değişir sizce?
Sonuçta burasını yabancı bir şirket aldığı zaman da ilk olarak neye bakacak? Kim gelirse gelsin Sendikanın temsilcisi kim? diye soracak. Adamlar bu kadar iç içe sendikayla sonuçta; yabancı biri alacaksa, sendikalı biri bu gruba değer kazandırır.
4. kuvvetin yabancıların eline geçmesi nasıl olur peki?
Korkunç sakat bir durum. Ama 4. kuvvet zaten birilerinin eline geçmiş ki özelleştirmeler sayesinde bu kadar rahat satışlar yapılabildi. Dolaylı bir şekilde 4. kuvvet artık yok ki. Basın gücünü bu yönde kullanmalı ki zaten bir kuvvetimiz kalmadı.
...

10 Mayıs 2007
Nadire MATER

Cengiz Erdinç, Ozan Pezek ve Burak Ersemiz iki gündür işsizler. Çünkü patronlar bu üç gazeteciyi işten attı; "performansları düşük" denmiş yazılı bildirimde; oysa "atma"nın sendikalaşmayla bağlantılı olduğunu, medya sektörünün başka hiçbir sektörde olmadığı kadar "sendika"nın lafına bile tahammülsüz olduğunu bilenler biliyor.

Okurlarsa habercilerin sorunlarını, yaşadıklarını yazacak bir başka medya henüz çok sınırlı olduğundan ne yazık ki pek bilemiyor.

Son olayı özetleyelim; üç gazeteci de resmi adıyla Merkez Grubu'nda -Erdinç Sabah yazı işlerinde, Pezek ve Ersemiz atv'de- çalışıyordu. Grubun 2 Nisan itibarıyla Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun (TMSF) eline geçmesiyle, yani bağlı yayınların sahibi devlet olunca, gazetecilerin sendikalaşma çalışmaları da hız aldı. Grubun dergilerinde başlayan ilk kıpırtıları gazete ve televizyon çalışanları izledi.

Sendikalaşma çalışanlar için hak, bunu engellemekse patronlar için suç. Ama bir de hem çalışan hem de kendini patron sayan ara bölge bulunuyor medyada her yerde olduğu gibi.

Şimdi bu olayda Merkez'in patronları ve kendini patron sayanlarla, öteki yaygın medya patronları hemen alarma geçiyor. Çünkü bu çok tehlikeli bir gelişme; ya bir anda her bir yerde haberciler sendikalaşır da ayaklanırlarsa!

Sendikasızlaştırmada ilk adımlar

Sendikasızlaştırma ilk kez 1991'de 128 kişinin atılması, sonra da kalanlara "ya sendika, ya iş" tehdidiyle Milliyet'te başladı. Aydın Doğan'ın satın almasıyla Hürriyet de sıraya girdi. Denen o ki, Doğan, "Ben gelene kadar sendika işi bitsin" talimatı yollamış. "Temiz" bir gazetenin sahibi olmak istemiş özetle.

Arada, Tercüman, Güneş, Ulusal Basın Ajansı (UBA) da çeşitli nedenlerle kapanınca sendikaya Anadolu Ajansı, Anka ve Cumhuriyet kaldı. Gerçi en az 10 yıldır yaşanan krizler vs nedeniyle toplu sözleşme yapılamayan Cumhuriyet'i ne kadar sendikalı sayabiliriz belli değil. Özetle sonradan pıtrak gibi çoğalan televizyonlar, dergiler, radyolar falan için zaten "sendika" çoktan konu dışı olmuştu

Sabah mı? Dinç Bilgin'in sendika alerjisi Yeni Asır döneminden bilindiği için Sabah'a sendika giremedi bile... Acaba bu ilk olay mı? Aklımda, küçük kalkışmalarda kimi gazetecilerin işten atıldığı kalmış, ama net bir şey hatırlayamıyorum.

Bilgin İstanbul'a taşınıyor

Sabah gazetesi 22 Nisan 1985'te yayına başladı. Gazetenin sahibi Dinç Bilgin İzmir'de sahibi olduğu Yeni asır gazetesiyle sadece Ege bölgesini haberdar etmekle yetinemeyince İstanbul'a böylece adım atmıştı. Sonrası geldi, televizyonlar gazeteler, dergiler falan...

Bilgin'in adı artık bir zamanlar ulaşılmaz gördüğü Aydın Doğan'la anılıyordu. Ne mutluluk! Yeni Asır'da üzerlerine yapışan "taşra gazetecisi" etiketinden kurtulmak isteyen kıymetlileri için de Sabah iyi bir şans oldu. Onlar da bir anda kendilerini "İkitelli sosyetesi"nin içinde buldular. Doğruydu, ötekilerden ne farkları vardı ki?

Aralarına İkitelli'den de katılanlar oldu, hatta Bilgin'in "Komünist" bulduğu için İzmir'de verdiği konserin haberleştirilmesine bile tahammül edemediği Zülfü Livaneli gazetenin köşe yazarları arasına katıldı. Hâlâ aralarında Yeni Asırcı-Sabahçı/atv'ci ayırımı var mıdır bilinmez ama Ergun Babahan'ın da o sıralar Yeni Asır'daki neredeyse en parlak genç muhabir olduğu ve ne olabileceği o günlerden belliydi kaydını düşelim. Tarihi hayli eskilere dayanıyor yani.

Bugünlere sendikasız, dikensiz arazide çalışanların hakları açısından çok sorunlu dönemlerin yanı sıra araya sahibin yeni işleri bankaları falan derken mahkemeler, el koymalar, hapisler girdi. Bir baktık grup TMSF'nin, yani devletin olmuş. İkitelli'nin yeni patronu Turgay Ciner dönemi işte; önceki ve şimdiki TMSF dönemleri arasında adeta bir tost durumu.

TMSF gibi gidip gelen Babahan

Babahan olaylı günlerde "Vatancı"lar ayrılıp da gazete boşalınca galiba genel yayın yönetmeni oldu -ki hak ediyordu, ama Turgay Ciner bir süre sonra Hürriyet'te aleyhinde en çok yazan köşe yazarını, Fatih Altaylı'yı genel yayın yönetmeni yaptı. Ciner camiada yeniydi ama İkitelli adetlerini çabuk kapmıştı. Geleneğe uydu, işten el çektirdiği yönetmenini köşe yazarlığına terfi ettirdi -yoksa zaten öyle miydi?.

İkitelli'nin bir başka yeni kuralına göre eski yönetmen yeni köşe yazarları "köşe" dünyasına yollanınca adeta yeniden doğmuşçasına o gazete yönettikleri günleri siliyor, beyaz bir sayfa açarak köşeci oluyorlar.

Ne demek istiyorum? Kimi çevrelerdeki deyimiyle ML (Marksist-Lenisist) olup çok özgürlükçü yazılarıyla devrim olmasa da bir nevi ayaklanma çağrıları yapıyorlar. Bu örnekleri "şekil 1a, şekil 1b" diyerek düşündükçe çıkarırsınız kolayca. Dahası, Babahan'a "Sabah ML" dendiğini de duymuşluğumuz vardır.

Babahan örneği biraz karışık, çünkü şekil 1a köşe yazarlığından yeniden genel yayın yönetmenliğine... Böyle bir dönüş örneği hatırlamayan bana göre bu karşılaşılabilecek en zor durumların başında gelir. Hele bu işten atma meselesini düşününce...

Uykusuz gecelerde filtrelik

Babahan, 28 Şubat sürecinde 1997'lerde Sabah'ta yürüttüğü yazı işleri müdürlüğünü, "Görevim, gazeteye ne gireceğinden çok, ne girmeyeceğini belirleme haline gelmişti. Bir çeşit, filtre görevi yapıyordum. Özellikle, köşe yazılarında," sözleriyle tarif ediyor.

Nuriye Akman'ın Zaman gazetesindeki o çok kayda değer söyleşisindeki şu cümlelerle bakın:

"Askerler benden doğrudan hiçbir talepte bulunmadılar. Ama mesela ben gece eve gider, yatardım, aklıma gelirdi; ulan şu falanca yazarı okumadım. Gece uykudan uyanırdım, arardım, okuturdum. Şurası sakıncalı işte, rahatsız olunabilecek şeyler olur diye, onları ayıklatırdım. O dönem ben yönetim kampındaydım tabii."

Söyleşide yanlışlıklara direnmediğini, hep yönetimden yana olduğunu açıklayan Babahan'ın doğrusu şu cümlelerini ben önemli bulmuştum, sanki inanmıştım.

"Bilgi Üniversitesi'nde gazetecilik dersi verdim. Aynı anda, 'insan hakları hukuku' üstüne mastıra başladım. ... Şimdi, aynı dönemlerden bir daha geçmeyiz; ama geçilirse aynı hataları yapmam diye düşünüyorum."

Delikanlı gazete

Ne var ki, bütün bu açık yüreklilikle anlattıklarından sonra, yayın yönetmeni olarak tekrar karşımıza çıktığı 23 Nisan 2007 günkü "Delikanlı Gazete" başlıklı yazısındaki cümleler beni yeniden sarstı ve kendime getirdi.

"SABAH, özgürlükçü, birey hakkına saygılı, demokrasiden yana tavrıyla farklı bir model olarak bugüne geldi. Bugünden itibaren tüm çabamız bu modelin başarısını daha da artırmak olacaktır."

Yani genel yayın yönetmeni olunca Sabah'ın hikayesini yeniden yazdığını görüyoruz. Bir şey daha var; "Sabah yaşadıklarıyla çocukluk dönemini aşıp delikanlılık çağına erişti. Delikanlı Sabah'la nice yıllarda birlikte olma dileğiyle...". Yazının başlığı da "Delikanlı gazete".

Biz BİA eğitimleri ve bianet'te medyanın ne kadar erkek olduğunu yazıyoruz da, bunu kendi itiraf eden olmamıştı. Teşekkürler sayın yönetmen.

Bilgin'le mi buluşuluyor?

bianet çarşamba günü üç gazetecinin işten atılmasıyla ilgili Babahan'a ulaşmaya çalıştı, ulaşamadı. Umur Talu'yu da bulamadı. Hâlâ ses yok!

Merkez Grubu gazete, dergi ve televizyonunda sendikalaşma faaliyetleri yürütülürken kimi şeflerin rahatsızlıklarını gruptaki iyileştirmeleri de örnekleyerek karşıladıkları, sendikalı bir gazetenin de satılmasının zorluğunu hatırlattıkları konuşuluyor medyacı çevrelerinde.

Önce iyileştirmeleri özetleyelim. Artık çalışanlar ayın beşinde değil, ilk günü maaş almaya başlamışlar. Sadece gazeteye gelen misafirlerin geçtiği X-ray cihazından artık eşitlik eşitliktir düşüncesiyle besbelli çalışanlar da geçmeye başlamış. Gazetenin bir kriz anında 1200 YTL altı maaş alanlara verilen yemek fişlerinin artık herkese verilmesi planlanıyormuş. Daha ne olsun?

Yönetmenin işten atılanlara verilen yazıda adı yok tabii... Zaten, şimdilerde bu işleri asıl olarak "İnsan Kaynakları" gibi pek de güzel bir adı olan bölüm yapıyor.

Yine de Babahan'ın gazetenin yanında ya da yakınındaki otelde (bi şey Plaza) Dinç Bilgin'le buluştuğu "söylentisi"ni aktarmadan geçmeyelim. Bu "söylenti"yi üç gazetecinin işten atılmasıyla birlikte yorumlayıp insan kendini "herhalde Bilgin'i sendikalı bir gazeteyle karşılamak ayıp olurdu" demekten alıkoyamıyor.

Atılanlar geri çağrılsın

Ben onca şeyden sonra yine de Babahan'dan Akman'a söylediklerini esas alıp, hele araya insan hakları yüksek lisansı da girince -bitirip bitirmediğini bilmiyorum, bitirmediyse kendisine medya ve sendikalaşma konusunu önermek isterim tez konusu olarak -üç gündür işsiz meslektaşlarımızı hemen özür dileyip geri çağırmasını bekliyorum.

Aksi takdirde, yine Nuriye Akman'a bir ara iç dökmek zorunda kalacaktır ki biz o zaman onun uykusuz geceleri için üzülemeyeceğiz ne yazık ki...

Çalışma yasaları da fena değil. Gazetelerde haber olmadığı için Medyatava'da gördüğüm bir haberi aktarayım. Akşam gazetesinden geçen yıl işten çıkarılan Nazan Ortaç, Kürşad Oğuz, Nilay Çınar, Vecihe Arslan, Eren Aytuğ, Aslıhan Karagöz ve Uğur Boztaş. İşe iade davasını kazanmışlar.

Bir not da, gazetecilere. İşten atılan arkadaşlarınız için gözyaşı dökmeniz -eğer döktülerse-, yemek vermeniz - eğer verdilerse-- sorunu çözmüyor. Nasıl diyorlar, sıra size de gelebilir. Cuma öğleden sonra hepiniz hastalansanız gazete çıkmaz değil mi?

Erdinç, Pezek ve Ersemiz de bu durumda işlerinin başına döneceklerine göre onlara da yeniden hoş geldin deyip sendikal çalışmalarında bol şans ve başarı dileyelim. Darısı tüm medya çalışanlarının başına! (NM/TK)


Sabah-atv'de Sendika Engellenemeyecek!
Sabah ve atv, sendikalaşma gelişince üç gazeteciyi çıkardı. TGS'den İpekçi "Sendikal örgütlenmeyi engellemek suç. Gazeteciler baskılara karşı sessiz kalma haklarını kullansın. Zaman lehimize işliyor"; Avukat Ergin "Suç işliyorlar. Dava açıyoruz" dedi.



--------------------------------------------------------------------------------
BİA Haber Merkezi
09/05/2007 Tolga KORKUT
--------------------------------------------------------------------------------
BİA (İstanbul) - Medya ve Merkez Grubu'ndan üç gazeteci sendikal çalışma yoğunlaşırken işten atıldı. Grup Sabah gazetesi, atv televizyonu ve Merkez dergi grubunu bünyesinde bulunduruyor.

Türkiye Gazeteciler Sendikası (TGS), üç gazetecinin işten çıkarılmasının, sendikal örgütlenmeyi engellemeye yönelik bir tehdit olduğunu ve Ceza Yasası'na göre suç oluşturduğunu açıkladı.

Dün (8 Mayıs) akşam saatlerinde, Sabah gazetesinin editörlerinden Cengiz Erdinç ve atv muhabirleri Ozan Pezek'le Burak Ersemiz'in işlerine "performans düşüklüğü" iddiasıyla son verildi.

Yazılarda Medya Grubu Başkanı Yavuz Onursal ve Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Akif Yaşin'in imzaları vardı.

"Sendikal hakları engelleyen de engelleten de suç işliyor"

Sendikal Hakların Kullanılmasının Engellenmesi

Ceza Yasası'nın (TCK) "Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi" başlıklı 118. maddesi şunu söylüyor:

"Bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmaya veya olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmaya veya katılmamaya, sendikadan veya sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, cebir veya tehdit kullanan kişi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

"Cebir veya tehdit kullanılarak ya da hukuka aykırı başka bir davranışla bir sendikanın faaliyetlerinin engellenmesi halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezasına hükmolunur."


bianet'in görüştüğü TGS avukatı Güven Ergin sendikalaşan gazetecilere baskı uygulayanların, uygulanmasını isteyenlerin, direktifleri yerine getiren çalışanların hepsinin -ister orta düzey yönetici, ister insan kaynakları birimi olsun- sendikal özgürlükleri engelleme suçu işlediğini söyledi.

TGS işe iade ve sendikal tazminat davası açıyor

Ergin, gazetecilerin keyfi olarak işten çıkarıldığını açıkladı. Yazılı savunma istenmesinin ve performans düşüklüğü iddiasının somut gerekçelere dayanması gerektiğini söyledi. İşe iade ve sendikal tazminat davaları açmaya hazırlandıklarını bildirdi.

bianet Sabah'ın Genel Yayın Yönetmeni Ergun Babahan'a ulaşmaya çalıştı. Ancak haberin yayına girdiği saate kadar, yardımcısının yerinde olmadığını söylediği Babahan bianet'i geri aramadı. Sabah'ın emek haklarından yana tavrıyla bilinen yazarı Umur Talu'yu da aradık. Ancak yardımcısı, yazarın yurtdışında olduğunu bildirdi.

İpekçi: Zaman lehimize, sessiz kalma hakkınızı kullanın

TGS Başkanı Ercan İpekçi, bianet'in sorularını yanıtlarken grupta çalışan gazetecilere "Sağlam duruşunuzu sürdürün" çağrısı yaptı.

"Baskıların hepsi kanuna aykırı. Tehditlere, tek tek odalara çağırmalara, dağıtılan yazılara karşı sessiz kalma haklarını kullansınlar. Zaman lehimize işliyor."

İpekçi, yöneticilere ilişkin olarak da "Nafile çaba içindeler. Örgütlenmek bir onurdur. Bunu çalışanlarla paylaşmak onlara da onur katar" dedi.

Eser: İşveren kimin sendikalı olduğunu bilemez

TGS İstanbul Şubesi Başkanı Gürsel Eser de işverenin "sendikalıların listesi elimizde" yolunda asılsız haberler yaydığını söyledi. "Sendika, üyelerini işyerinde çoğunluğa ulaşmadan önce kesinlikle gizler" diyen başkan, bu tür bir listenin varlığını yalanladı.

TGS: TMSF açık çağrı yapacak

TGS'nin, bugün öğleden sonra yaptığı açıklamaya göre, sendikanın bağlı olduğu Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (Türk-İş) Genel Başkanı Salih Kılıç TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'le görüştü. Kılıç, Ertürk'ün, işten çıkarmalarla ilgili bilgi sahibi olmadığını, çalışanların sendikadan ayrılmamaları için açık çağrı yapacağını söylediğini duyurdu.

TMSF, Sabah ve atv dahil 63 şirketin yönetimine 3 Nisan'da el koymuştu.

Ancak TGS, öğleden önceki açıklamasında, sendikal örgütlenmeye baskının yalnızca TMSF'yle ilgili olmayabileceğini ima etmişti: "Medya ve Merkez grubu çalışanlarının onurlu örgütlenme mücadelesinin gazetecilik işkolundaki diğer medya sahiplerine korkulu rüyalar yaşattığı biliniyor. Bazı rakip medya sahiplerinin dış müdahaleleri, çalışanları daha da hırslandırıyor, işyerlerinin özgürlüğü, bağımsızlığı için verdikleri mücadeleyi hızlandırıyor." (TK/EK)

"İzlemek cehennemden daha yakıcıdır."
Bir İran atasözü...

Gazetecilik bir milliyettir!

k_temelkuran.gif

Gazetecilik, kalbî bir memlekettir; insanlığın sakil cehenneminin tam ortasında duran. "Biri mutlaka bir şey yapar; ölümler durur" hissi boğulduğunda sahipsizleşen, dilsizleşen bir memleket. Ramallah'ta gözaltına alınan muhabir arkadaşlara, geçmiş olsun diyerek...

Şaron'un ordusu Filistin'i darmadağın ederken Bush&'un yine o acemi tiyatrocu tarzı abartılı ıstırap mimiklerini yaparak "İsrail'in kendini savunma hakkını onaylıyoruz" demesi aklı başında herkesin "Nası yani?" diye sormasına neden olmuştur herhalde. Afganistan'ı yerle bir ederken, Irak'ın dümdüz edilmesi gerektiğini söylerken nasıl "hüzünlü dev" gibi davrandıysa, Filistin konusunda da aynı şeyi yapıyor "bay başkan": Kimsenin "Kes tıraşı!" diyemeyeceğini bildiği için "skeçini" fütursuz ve pervasız oynuyor. Nasıl olsa Birleşmiş Milletler'in "İsrail Filistin'den çekilsin" çağrısı ancak bir kedi yavrusunun viyaklaması kadar muteber. Nasıl olsa Avrupa Birliği'nin ABD ile başını belaya sokası yok. O vakit mesele değil: Bırakın Filistin'de insanlar, insanlığın parmaklarının arasından su gibi dökülsün!


"Böyle sürmez heralde..."
Filistin'de insanlar patır patır ölürken milyonlarca insanın içinden "Biri mutlaka bir şey yapar. Bu böyle sürmez herhalde" cümlesi geçiyor olmalı. Ama bu cümle, en çok Filistin'deki gazetecilerin içinden geçiyordur. Öyledir. Çok fena geçer. Kimse bir şey yapmaz genellikle ve gazeteciler, haber yaparken değil, en çok bu duyguyla cebelleşirken çöker.
Türk muhabirleri Mete Çubukçu, Mustafa Şap, Burak Ersemiz, Talip Alpogan... Mete anlatmış, Ramallah'ta gözaltına alınmışlar. "Gazeteciyiz" diye bağırmalarına rağmen, pasaportlarına el konmuş, bomba araması için soyulmuşlar ve bir duvara elleri dayalı 20 dakika bekletilmişler.


Gazeteci: Sahipsiz çocuk
Oysa gazeteciler kayıp çocuklardan sayılmalılar. Sahipsiz bir ülkenin çocuklarıdır onlar... Gazetecilik kendi başına bir milliyettir çünkü, bütün milliyetlerin dışında. İnsanlığın bayağı cehenneminin resimli albümüne dalan, gezegen üzerinde "hızlandırılmış insanlık dersleri" için yola çıkan, dünyayı dünyaya anlatarak değiştirmeye çalışan saf çocuklardır onlar. İzleyerek ölmekten beter olan.
Bu işin en acayip tarafı hayatların içine dalmak, bir ömürde binlerce hayat görmektir. Hiçbiri size ait değildir ve hepsi sizin üzerinizde bir iz bırakır. Tarafsız olmak diye bir şey -unutun bunu!- asla yoktur. Göz bir yere bakar, kalp bir tarafa kayar nihayetinde. Yüzlerce hayatın, binlerce haksızlığın, milyonlarca ölümün yükü sizin tepenize biner. Savaşlar biter, acısı gözde birikir. Muhabirlerin kalplerinde ölü sayısı kadar çentik birikir. İnsanın çok fena susası gelir. İnsanlığın ne berbat bir şey olabileceğini, yüzü kana ve öfkeye bulanarak gördüğü için çok fena rakı içesi falan gelir gazetecinin. Savaş muhabirleri bu yüzden biraz deli, biraz ermiştir. Çok basit: çünkü onlar bir bebek ölürken "büyük" adamların hiç istifini bozmadığını görmüştür. Gerisi var mı? Orada kalmak istersiniz, lanet olası haberi yapmadan orada öylece, acının göbeğinde durmak. Olayların içinde kaybolup gitmek istersiniz. Çünkü haksızlık gibi gelir sizin çekip gidecek olmanız, bütün bu acının burada sürecek olması. Kalıp zalime karşı savaşmak bile ister insan, acayip bir şey bu. "Biri mutlaka bir şey yapar. Bu böyle süremez" fikri boğulurken iç sesiniz bile susar. Gazetecilik kalbî bir memlekettir. İnsanlığın cehenneminin tam ortasında duran.
Kalbi olanı fena yoran...

ecetem@hotmail.com

aksamonlinelogo2.gif

DÜNYA



Türk gazetecilere gözaltı


Ramallah'ta İsrail güvenlik güçleri tarafından alıkonulan ve kısa bir süre önce bulundukları binadan çıkartılan Türk gazetecilerin, Türk yetkililerle buluşmaları sağlandı. Türkiye'nin Kudüs Başkonsolosluğu yetkilileri, 4 Türk gazetecinin kendilerini kontrol noktasında bekleyen Başkonsolos Hüseyin Avni Bıçakcı ile buluştuğunu bildirdiler. Aynı yetkililer, gazetecilerin temin edilen özel araçlarla Kudüs'e doğru yola çıktıklarını söylediler. Türkiye'nin Kudüs Başkonsolosu Bıçakcı ve Tel Aviv Büyükelçisi Ahmet Üzümcü, dün geceden bu yana güvenlik gerekçesiyle alıkonulan gazetecilerin serbest kalabilmesi için İsrail nezdinde yoğun girişimlerde bulunmuşlardı. Gazetecilerin kontrol noktasına ulaştırılması için zırhlı araç temin edilmişti. İsrail'in Ramallah'ı işgalini izlemek için çatışma bölgesinde bulunan Star TV muhabiri Mete Çubukçu, kameraman Mustafa Şap, ATV muhabiri Burak Ersemiz ve kameraman Talip Alpogan, dün geceden beri Filistin Medya Merkezi binasında İsrail güçleri tarafından alıkonuluyordu.

82757.jpg

4kmlogo.gif

Fuat Uğur
Dördüncü Kuvvet Medya
30 Aralık 2001

METE ÇUBUKÇU VE BURAK ERSEMİZ'E TEBRİKLER AMA...

Neyse, biz eğitimden haberlere doğru yatay bir geçiş yapalım yine.

Bilmiyorum yazdıklarımız mı etkili oldu nedir, Star'dan Mete Çubukçu ile Kanal D'den Burak Ersemiz Filistin'deki çatışmaların en şiddetlendiği dönemde bölgeye gittiler ve oradan gerçekten de çok güzel haberler verdiler. Her ikisinin ve kameramanlarının(Adlarını maalesef bilmiyorum, özür diliyorum) ateşin ve çatışmaların ortasından ilettikleri görüntüler, haberler mükemmeldi. Ben her iki arkadaşımı ve onları görevlendiren haber merkezlerini yürekten kutluyorum. Amaa...

Bir genel yayın yönetmeninin kulakları çınlasın, bir...ama maalesef var.

Bu başarılı arkadaşlarımızın ve onların yöneticilerinin yabancı televizyonları zaman zaman izlediklerini biliyorum. Ancak, izlerken sadece onlar hangi haberi vermiş, biz geri kalmayalım mantığıyla değil de onlar haberleri acaba nasıl yapıyorlar, hangi türden röportajlara yer veriyorlar diye dikkat etmelerinde büyük fayda var.

Filistin-İsrail çatışmasıyla ilgili olarak, örneğin Fransız TV 5 kanalında çok mükemmel görüntüler, çatışmanın içinden haberler yer aldı ama onların bir artıları vardı. O da TV 5 muhabirlerinin bölgeden insan manzaraları aktarmaları, ilginç röportajlar yapmalarıydı.

MUTLAKA İNSAN HİKAYELERİ

Bir iki örnek vermek gerekirse, geçen akşam İsrail'de intihar eylemi düzenleyen bir Hamas militanının hayat öyküsü ve ailesiyle yapılan röportaj vardı. Aynı şekilde İsrail tarafında da benzer röportajlar yayınlandı. İki gün önceki haber bülteninde ise bir Filistinli aile haber bülteninin konuklarıydı. Ailedeki iki kardeşten biri Hamas militanı, diğeri de Filistin polis teşkilatındandı. Filistin polisinin Hamas bürolarını kapatması ve çatışmaların çıkmasıyla birlikte yayınlanan bu haber çok ilgi çekiciydi. Ailede, anne baba ve diğer kardeşlerin de katılımıyla hep birlikte yenen yemekte, polis olan, diğer kardeşi için Yasalara aykırı davranırsa onu tutuklamak zorunda kalırım diyordu. Hamas militanı olan kardeş ise politik konuşmalar yaparak İsrail karşıtı şeyler söylüyordu.

Yani özetle söylemek istediğim, bu tür çalışmalarda insan hikayeleri çok önemli. Çünkü biz onların aracılığıyla bölgedeki havayı daha iyi teneffüs edebiliyor, anlayabiliyoruz. Ama bunun için önce düşünmek, sonra da araştırıp bulmak gerekir. Yoksa yalnızca Reuters'den alınan görüntülerle televizyonculuk yapıldığı dünyanın hiçbir yerinde vaki değil.

basin_konseyi.gif


DÜNYA BASIN KONSEYLERİ BİRLİĞİ BAŞKANI OKTAY EKŞİ, TÜRK GAZETECİLERE YAPILAN KÖTÜ MUAMELE VE RAMALLAHIN BASINA KAPATILMASI NEDENİYLE İSRAİL BAŞBAKANI ARİEL ŞARON'U PROTESTO ETTİ

Dünya Basın Konseyleri Birliği (WAPC) Başkanı Oktay Ekşi, İsrail Başbakanı Ariel Şaron'a bugün aşağıdaki protesto mektubunu gönderdi:

1 Nisan 2002

Sayın Ariel Sharon
Başbakan
Kudüs
İsrail

Görevlerini yapan dört Türk gazetecisi Talip Alpdoğan, Burak Ersemiz, Mete Çubukçu ve Mustafa Şap'ın 30 Mart 2002 günü Ramallah'ı işgal eden İsrail Savunma Kuvvetlerine mensup askerler tarafından Filistin Medya Merkezi'nde güvenlik gerekçesiyle de olsa çırılçıplak soyunmaya maruz bırakılmalarını ve 7 saat süreyle özgürlüklerinden mahrum edilmelerini şiddetle protesto ediyorum.

İsrail Savunma Kuvvetlerinin Filistin'lilere ait Ramallah'daki bir radyo istasyonu binasını 20 Ocak 2002 günü tahrip gücü yüksek patlayıcılar koyarak tahrip etmeleri olayı dikkate alınınca, hükümetinizin iletişim özgürlüğüne, insanların bilgi alma hakkına ve medyanın kamuoyunu serbestçe oluşturma görevine pervasızca saldırıda bulunma gibi, kabul edilemez bir politika izlediği anlaşılmaktadır.

İletişim (basın) özgürlüğünü, çağımızın temel değerlerinden biri olarak gören Dünya Basın Konseyleri Birliği (WAPC) adına sizi ve emrinizdeki tüm devlet güçlerini bu uygulamaya son vermeye davet ediyorum.

Saygılarımla.
Oktay Ekşi
Başkan
WAPC

logo-yenimesaj.gif

Türk gazetecilere Çin değil Yahudi işkencesi



İsrail askerleri tarafından Ramallah'taki İhlas Haber Ajansı (İHA) Ofisi'nde adeta esir alınan 4 Türk gazetecinin yeniden serbest bırakıldığı bildirildi. Ramallah'taki olayları izlemek için bölgeye gelen 4 Türk gazeteci, İsrail askerleri tarafından esir alınmış ve çalışmalarına izin verilmemişti. Başbakan Bülent Ecevit'in açıklamaları ve Dışişleri Bakanı İsmail Cem&'in temasları sonucunda, İsrail askerleri Türk gazetecilerin bulunduğu binayı terk etti. Star TV muhabiri Mete Çubukçu, kameramanı Mustafa Şap, ATV muhabiri Burak Ersemiz ve kameramanı Talip Alpogan, beraberlerindeki diğer basın mensupları ile birlikte Palestinian Media Communication Center (PMCC) şirketine ait binadaki İHA Ofisi'nde bulunuyordu. İçeriye girip arama yapan İsrail askerleri, gazetecilerin yeniden çalışmasına izin verdi ve binayı terk etti. Ancak, basın mensuplarının sokağa çıkmalarına, can güvenliği olmadığı gerekçesiyle halen müsade edilmiyor.

Ecevit telefonla aradı

Önceki geceden bu yana Ramallah'taki basın merkezinde tutulan Star TV muhabiri Mete Çubukçu, Başbakan Bülent Ecevit'in kendisini aradığını ve durum hakkında bilgi aldığını söyledi. Başbakan Ecevit'e, iyi olduklarını ve Ramallah'taki durumu anlattıklarını ifade eden Mete Çubukçu, Sayın Başbakan, bir isteğimiz olup olmadığını sordu ve direkt kendisini aramamızı istedi. İsrail askerleri, bulunduğumuz binayı boşalttı, ancak çevrede çatışmalar devam ediyor dedi. İsrail askerlerinin ayrıldığı binada, başlarından vurulmuş Filistinlilere ait cesetler bulunduğunu belirten Mete Çubukçu, binanın da adeta darmağın edildiğini vurguladı.

Türk gazeteciye ateş açıldı

Bu arada, İsrail askerleri tarafından tamamen kuşatma altında tutulan Ramallah'a girmeye çalışan CNN Türk muhabiri Bora Bayraktar'ın üzerine sabah saatlerinde ateş açıldı.

Gazeteciler hedefte

İsrail askerlerinin, Ramallah'ta görev yapan Mısırlı bir gazeteciyi önceki gün vururak öldürdüklerini hatırlatan Bayraktar, askerlerin artık gazetcileri de hedef seçtiklerini söyledi.

O YAZININ SIRRI NE? ALİ KIRCA YASSIADA GERÇEĞİNİ AÇIKLADI!.. (MEDYARADAR/ÖZEL)

Yassıada duruşmalarının yapıldığı salondaki yazının sırrını Ali Kırca Haber Bülteni sonunda yayınladığı Arka Kapak isimli köşesinde açıkladı.
Bugün Engin Ardıç'ın Sabah Gazetesindeki köşesine de konu olan Yassıada duruşmalarının yapıldığı salondaki Siyaset Meydanı yazısının sırrını Ali Kırca Haber Bülteni sonunda yayınladığı Arka Kapak isimli köşesinde açıkladı.

ALİ KIRCA ARKA KAPAK'TA AÇIKLADI

Duruşmaların sona ermesinin ardından 40 yıl boyunca hiç bir televizyon ekibinin giremediği Yassıada'ya yıllar sonra çıkabilen tüm haberciler duruşma salonunun duvarında Siyaset Meydanı yazısını gördüler. Birçok kanalın canlı yayınında da bu yazı gözüktü. İşin sırrı Ali Kırca'nın Arka Kapak isimli köşesinde ortaya çıktı. Ali Kırca ve Siyaset Meydanı ekibi yaklaşık 5 yıl önce Yassıada'ya çıkmayı başarmıştı üstelik çıkartma gemisi ve dört kamyon ile birlikte...

İLK BEN ÇIKTIM TARTIŞMASI SON BULDU

Şimdilerde 3G teknolojisi ve portatif yayın araçlarıyla adaya çıkan habercillerin ilk ben çıktım ; tartışmaları da böylelikle sona ermişti. Ada'ya 5 yıl önce yaklaşık 40 kişilik Siyaset Meydanı ekibi dört büyük kamyon ve birçok malzeme ile çıkmıştı. Hatta duruşmalar sırasında tutuklu yakınlarını ve avukatları taşıyan tarihi Fenerbahçe vapuru da kiralanmış, ekip adaya vapur ile gelmişti. Ancak aniden başlayan ve hava durumu raporlarında yer almayan bir fırtına sonucunda Fenerbahçe Vapuru ile adaya gelmesi beklenen aralarında Gazeteci Yazar Nazlı Ilıcak ve Avukat Burhan Apaydın'ın da bulunduğu 30 önemli konuk hava muhalefeti nedeniyle vapura binememişlerdi.

Siyaset Meydanı yazısı da ekibin zor şartlarda Beşiktaş'a dönmesinden sonra çıkartma gemisi yanaşamadığı için iki gün küçük bir ekiple adada mahsur kalan Siyaset Meydanı editörü Burak Ersemiz tarafından yazılmıştı."Eksantrik" yazısı Siyaset Meydanı'na destek veren yapım şirketinin sahibi Abdullah Ekşioğlu "No Pasaran" yazısı ise yine Burak Ersemiz tarafından yazılmıştı.



işte o günün fotoğrafları

i.jpg

3.jpg

4.jpg

74568.jpg

MOSSAD ajanları İstanbul'da hangi gazeteciye kimlik sordu?

MEDYAFARESİ - Beşiktaş'ta bir çocuk parkında oturan gazetecilere kimlik sorarak gözaltına almak isteyen 3 kişi İsrail ajanı çıktı.
Levent Polis merkezinin yanında bulunan Beşiktaş Belediyesi'ne ait çocuk parkında, dün saat 14.00 sıralarında meydana gelen olay şöyle gelişti. Beşiktaş Belediyesi'ne ait çocuk parkında görev araçlarını bekleyen Show TV muhabiri Göktan Bedük, Siyaset Meydanı programı editörü Burak Ersemiz ve kameraman Akın Sağlam'ın oturduğu banka yaklaşan 3 kişi gazetecilere kimlik sordu. Kendilerine kimlik soran sivil giyimli ve telsizli 3 kişiye 'Siz kimsiniz, neden kimlik soruyorsunuz'' diye cevap veren gazetecilere kimlik göstermeyen ve gözaltına almak isteyen kişilerle ardebe yaşandı. Parka oturduğu sırada yaşananları gören bir emekli polisin hemen yakında bulunan polis merkezine durumu bildirmesi sonucu parka gelen polis ekipleri 3 kişiyi gözaltına aldı. Biri Türkiye, ikisi İsrail vatandaşı olduğu belirlenen 3 kişi polis merkezine götürülürken gazeteciler kendilerini tartaklayan 3 kişiden şikayetçi oldu. Polis merkezinde de görevli memurlara zorluk çıkaran ve diplomatik dokunulmazlıkları olduğunu iddia eden 2 kişinin detaylı incelenmesi için İstanbul Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şube Müdürlüğü ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'ne bilgi verildi.

Levent Polis Merkezi'ne gelen şube ekipler tarafından Vatan Caddesi'nde bulunan Emniyet Müdürlüğü'ne götürülen 3 kişi hakkında işlemlerin sürdüğü belirtildi.
Yaşadıklarından dolayı üzerinden şaşkınlığını atamadığını söyleyen Show TV muhabiri Göktan Bedük, benzer olayların aynı parkta sıklıkla yaşandığına dikkat çekti. İsrailli ajanların konsolosluk yakında oturan veya bekleyen kişileri sürekli taciz ettiklerini öğrendiğini söyleyen Bedük, ''Polis merkezinin 10 metre yanında bizi gözaltına alacaklardı. Bu cesareti nereden buluyorlar. Bunu anlamak ve kabul etmek mümkün değil'' dedi.

OLAY NASIL GELİŞTİ

Taşkın, olaya maruz kalan habercilerin Haberciler Derneği'ne şu bilgileri verdiklerini dile getirdi.

"Show Tv muhabiri Göktan Bedük'e bugün öğle saatlerinde Levent Karakolu'nun hemen yanı başında bulunan Beşiktaş Belediyesi'ne ait parkta kimliği belirsiz ve telsiz taşıyan kişiler tarafından kimlik soruldu. Gazeteci Bedük, kendisine kimlik soran ve gözaltına almak isteyen kişilere kim olduklarını sorduğunda herhangi bir cevap alamadı. Bunun üzerine kimliği belirsiz kişiler Bedük'ü tartaklamak istedi. Göktan Bedük ve olaya tanık olan kameraman Akın Sağlam, Siyaset Meydanı editörü Burak Ersemiz , ulaştırma elemanı Adnan Koçar ve parkta bulunan kimliğinin açıklanmasını istemeyen emekli bir polis memuru karakola gidip şikayetçi oldular.

Gözaltına alınan kişilerin İsrail Konsolosluğu'nda görevli olduğu anlaşıldı.

Gözaltına alınan İsrail Konsolosluğu görevlileri polise direnerek uzun süre kimlik vermekten ve isimlerini dahi söylemekten kaçındılar. Ajanlar, dipolat pasaportlarını gösterip karakola götürülmelerinin bile kriz yaratacağı uyarısında bulunarak polisi tehdit ettiler.

Bunun üzerine Olay yerine Terörle Mücadele, İstihbarat Şube ve Güvenlik Şube ekipleri çağrıldı. " Soruşturma sürüyor...

BU İLK DEĞİL

Olaya tanık olan Haberciler Derneği Başkan Yardımcısı Burak Ersemiz aynı olayın kısa bir süre önce kendi başına geldiğini belirterek şunları söyledi.

"Bundan bir kaç ay önce işyerime yürürken kaldırıma yanlış park edilmiş arabaları ördüm ve telefonumun kamerasıyla park etmiş arabaları çektim. Çalıştığım Show Tv binasına girmek üzere iken arkamdan yaklaşan telsizli bir kişi kolumdan sertçe tutarak ingilizce ne yaptığımı sordu... Ben şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışırken beni gözaltına almaya kalktıBen telsizinden İbranice konuşmalar duyunca kendisinin İsrail Konsolosluk görevlisi olduğunu anladım ve (Bana burada kimlik soramazsın elini hemen çek dedim)

Tam beni tartaklamaya başlayacakken İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nden orada görev yapan ve beni tanıyan bir polis gelerek bana yardımcı oldu.

Olayın kişisel olduğunu düşündüğüm için şikayetçi olmamıştım. Ancak bugün meydana gelen ve tanık olduğum olaydan anladığım kadarıyla İsrailli güvenlik görevlileri Türkiye topraklarında hiç bir yasal düzenlemede olmadığı halde bu davranışı sürdürüyorla

MERKEZ VE MEDYA GRUBU ÇALIŞANLARININ
ONURLU MÜCADELESİ SÜRÜYOR
(09 Mayıs 2007)

Tasarruf Mevduatı ve Sigorta Fonunun (TMSF) Medya ve Merkez grubu şirketlerine el koyması; bu işyerlerinde çalışan gazetecilerin örgütlenme çabalarını hızlandırdı. Çalışanların büyük bir çoğunluğu örgütlenme işlemlerini kısa sürede tamamladı. Bu onurlu mücadele devam ederken, dün akşam mesai bitimine doğru 3 meslektaşımız işten çıkarıldı.
Sabah gazetesi editörlerinden CENGİZ ERDİNÇ ile ATV muhabirlerinden OZAN PEZEK ve BURAK ERSEMİZ'in iş akitlerinin, Medya Grubu Başkanı Yavuz Onursal ve Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Akif Yaşin'in imzasını taşıyan yazılarla feshedildiği bildirildi. Bu uygulama, gazetecilerin örgütlenmelerini engellemeye yönelik açık bir tehdittir ve Türk Ceza Kanunu'na göre suç oluşturmaktadır.
Türk Ceza Kanunu'nun, "Sendikal hakların kullanılmasının engellenmesi" başlıklı 118. maddesinde, "bir kimseye karşı bir sendikaya üye olmamaya, sendikanın faaliyetlerine katılmamaya, sendika yönetimindeki görevinden ayrılmaya zorlamak amacıyla, tehdit kullanan kişinin, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılması" öngörülmektedir.
TÜRK-İŞ Genel Başkanı SALİH KILIÇ'ın 24 Nisan 2007 tarihinde TMSF Başkanı AHMET ERTÜRK ile yaptığı görüşme sırasında sendikal örgütlenme de gündeme gelmiş ve Ahmet Ertürk bunu engellemelerinin söz konusu olmadığını ifade etmiştir. Medya ve Merkez grubu yöneticilerince, çalışanlar üzerinde en küçük bir baskı girişimi olması halinde, TGS'nin, TCK'nın ilgili maddeleri çerçevesinde suç duyurusunda bulunacağı bilinmelidir.
Bu aşamada, iş akti feshedilen 3 meslektaşımızla ilgili uygulamanın geri alınması en büyük dileğimizdir. Aksi halde TGS tarafından işe iade ve sendikal tazminat davaları da açılacak ve arkadaşlarımızın işe dönmeleri sağlanacaktır. TGS, işten atmalarla ilgili olarak TÜRK-İŞ aracılığıyla gerekli girişimlerini de sürdürmektedir.
Bu arada, Medya ve Merkez grubu çalışanlarının onurlu örgütlenme mücadelesinin gazetecilik işkolundaki diğer medya sahiplerine korkulu rüyalar yaşattığı da bilinmektedir. Bazı rakip medya sahiplerinin dış müdahaleleri, Medya ve Merkez grubu çalışanlarını daha da hırslandırmakta, kendi işyerlerinin özgürlüğü ve bağımsızlığı için verdikleri onurlu mücadeleyi hızlandırmaktadır.
TGS, Medya ve Merkez grubu yayınlarının, dış müdahalelerle yıpratılmasına asla izin vermeyecektir. Meslektaşlarımızın bu zamana kadar gösterdikleri dayanışma ruhunu aynı olgunluk ve sessizlikle sürdürmeleri bu amaca ulaşmanın temelini oluşturmaktadır.
Meslektaşlarımızın bilgilerine sunarız.
Saygılarımızla.


TÜRKİYE
GAZETECİLER SENDİKASI
YÖNETİM KURULU

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Özürlüler Müdürlüğünün, Dünya Özürlüler Günü etkinlikleri çerçevesinde düzenleyeceği engelliler basketbol karşılaşmasına yıldız yağacak.

Kamuoyunun yakından tanıdığı birçok ismin tekerlekli sandalyede sahaya çıkacağı engelliler basketbol karşılaşmasında sahaya çıkacak isimlerin arasında Türk futbolunun yaşayan efsanelerinden Fatih Terim, Hakan Şükür, Rıdvan Dilmen ve Tanju Çolak gibi isimler de bulunuyor.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sağlık ve Sosyal Hizmetler Daire Başkanlığı Özürlüler Müdürlüğünün Cemal Kamacı Spor Salonunda düzenleyeceği engelliler basketbol karşılaşmasına katılacak olan kamuoyunun yakından tanıdığı isimlerden bazıları şunlar:


Fatih Terim Müfit Erkesap
Hakan Şükür Rıdvan Dilmen
Tanju Çolak Ogün Temizkanoğlu
Okan Buruk Saffet Sancaklı
Acun Ilıcalı Korcan Karar(Show Haber)
Yavuz Seçkin Togay Bayatlı(Milli Olimpiyat Komitesi Başkanı)

Mustafa V. Gürpınar(Türkiye Bedensel Engelliler Spor Fedarasyonu)
Levent Çiftel (BJK Genel Koordinatör) Adnan Erdoğan (Kurtlar Vadisi Pusu Oyuncusu)
Burak Ersemiz (Siyaset Meydanı Programı Editörü)
Ümit Aktan Metin Şentürk
Levent Üzümcü (Abim filmi başrol oyuncusu)
Beşiktaş Engelliler Basket Spor Kulübü,
Galatasaray Engelliler Basket Spor Kulübü,
Bağcılar Engelliler Basket Spor Kulübü

Programın Adı: Yıldızlar Engelliler İçin Parkeye İniyor

Yer: Cemal Kamacı Spor Kompleksi
Tarih: 04 ARALIK 2009 Cuma
Saat: 14.00

YILMAZ ÖZDİL

Orda bir köy var uzakta...

13/01/2007 - 13:48

Yılmaz Özdil Sabah


Ayvalık.
Turistik olanı değil.
Adana'ya bağlı olanı.
Hani şu, Bağdat'ta çakılan uçak var ya...
İşte o uçağın içinde can veren işçilerimizden Mehmet Dilki'nin köyü... Ayvalık.


atv Haber'deki değerli arkadaşlarım Burak Ersemiz ile Başar Günal gitti o köye...
Cenaze için.
Ahaliyle konuştu.


Pambuk diyorlar pamuğa, o güzelim Çukurova ağzıyla... Gübreye de kübre.
Dinliyoruz.
Kenan Karakuş anlatıyor.
"2002'de 800'e veriyoduk pambuğu, şindi 300'e satar olduk. Mazot ucuzdu, kübre ucuzdu. Şindi hep zarar. Bitti köylü. Tarım Gredi'ye borcum var. Bangaya borcum var. Traktör gitti elden. Hacizim var. 13 ay çalıştım Musul'da. Korktum, döndüm. İş yok. Devlet yok. Gene gidecem. Gitmezsem, hapse girecem."
İsmail Yıldırım. O da 1.5 sene kalmış Irak'ta.
"Tarım Gredi'ye babamın borcu var. 700 bine kübre alıyoz, mahsül gelince 300 bine satıyoz. İcra geldi, para yok. Bile bile ölüme gidiyoz... Köyde icralık olmayan yok. Adamın daha iki gün önce motorunu götürdüler. Pambuk ektik, yerde kaldı. Yabancıdan alıyolar, bizim pambuğun yüzüne bakan yok."
Şu cümleye dikkat isterim...
"Biz çalışıyoz, el kazanıyo."
Ahmet Demir.
"Esnaf Gefalet'e borcum var, Tarım Gredi'ye var, bangaya var. Garpuz ektik, dolu yedik. Yardım eden yok. Çektim, Irak'a gittim. Roket düşüyo, havan düşüyo yanımıza... Ama dönemiyoz... Nasıl döncen? Dönsen, alacaklı bekliyo..."
Lafa bakın, lafa... Al, çerçevelet, duvara as.
"Ölenin de borcu varıdı bangaya... Ödemeye gitti, tabutu geldi, gurtuldu."
Mehmet Çetinkır.
2 senedir Irak'a gidip, geliyor.
"2.5 milyar gredi gullandık, 10 milyar ödedik. Doğuruyo borç... Bangaya da borcum var, Bağkur'a da borcum var. Ailem istemiyo ama, gidecem... Burda 400 lira bulsam, niye gideyim?"
Nazmi Koç.
"Para etmiyo mahsül. Narenciye tarlada galdı. İcra geldi. Kefillikten 10 gün hapis yedim. Tarla satıyoz, alan yok."
Soruyor Burak.
İstanbul'da 4 tane limonu 1 liraya alıyoruz pazarlarda... Burada 1 liraya kaç limon alırız?
Aha cevap...
"10 kilo vereyim, 20 kilo vereyim, al ağacı götür... Köyümüz satlık gardaşım, köyümüz satlık."

Uzatmayayım.
Orda bir köy var uzakta...
Biz, o köyden bir vatandaşımız düşen uçakta öldü zannediyorduk.
Meğer, o köye atom bombası düşmüş, kimsenin haberi yok.

Kameranın gördüğü

sina.gif

YERİMİZ o kadar geniş değil. Ama ben sevgili atv muhabiri Burak Ersemiz'in benim yazıma ilişkin eleştirisine bir bölümüne yer veriyorum
"Bir kameramanın vizörden gördüğü görüntülerin beyninde yarattığı hasarı bilir misiniz? Olay yerinde kan koklayıp et parçalarının üstündeki dumanı izlediniz mi hiç? Size kaç ölü var dediklerinde çevreye dağılmış beden parçalarını aklınızda kaldığı kadarıyla birleştirmeye çalıştınız mı hiç? Herkesin can havliyle kaçtığı bir yere koşar adımlarla gittiğiniz oldu mu? Küçük bir çocuğun cesedine bakarken o an kendi çocuğunuzun nerede olduğunu düşündünüz mü hiç? Hiç yerde sırtı dönük yatan kadını eşiniz sanıp da o kargaşada yüzünü görmek için cansız bir bedeni kendinize doğru çevirdiniz mi? Ve hiç ölümle buluşup randevuyu bilinmeze ertelediğiniz anlar oldu mu? Ve son olayda olduğu gibi patlamadan dört dakika sonra bir motosikletin arkasında haberci olarak gittiğiniz olay yerinde tahrip olmuş bir binanın içine girip yaralıları dışarı çıkardınız mı? Çünkü orada sizden başkası yoktur. İtfaiyenin, sağlık ekiplerinin, polisin henüz ulaşamadığı yüzlerce yaralının ve onlarca ölünün olduğu bir yerde benim dışımda bir başka gazeteci Aydın Baylan ve belki de göremediğim diğerleri gibi görevini bir kenara bırakıp onlarca yaralıyı tek tek sırtınızda taşıdınız mı hiç? Böyle bir manzara da bu tür patlamalara ve paniğe alışık bir kişi olarak tecrübenizle oradaki yaralılara yardım etmek için, insan olmanın sorumluluğu ile mesleki sorumluluklar arasında sıkışıp bir saniyede insanlığı seçtiniz mi hiç? Umarım bir daha böyle bir seçim yapmak zorunda ne siz ne de biz kalmayız. Girdiğiniz binada bir enkazın altından bacakları gözüken başında açık kırık olan masum insan, elini uzatıp son nefesini verirken yardım istedi mi sizden? Ne karışıklıktan ne de panikten bulunmamam gereken bir yerde bulundum, o bulunduğum yerde de "dolaşmıyordum".
Sn. Koloğlu, aldığım riskleri görebilecek, canımı sizden önce düşünecek bir kişiyim. Bazıları benim gibi yaşar, bazıları da sizler gibi. Siz böyle devam edin, biz böyle. Biz buralarda çalışmaya alışığız, siz istediğiniz bölgeyi tercih edebilirsiniz, içeriye girmemizin nedeninin cesaret gösterisi olmadığını umarım anlamışsınızdır. 15 dakika kaldığım binadan çıkarken de 'güvenlik şeridi' daha yeni çekiliyordu. Saygılarımla. Burak Ersemiz...


hurr.gif

HÜRRİYET GAZETESİ
12 Haziran 1999, Cumartesi
Mudanya medya muharebesi

Sebati KARAKURT

Henuz gunes dogmadan baslayan kosturmacada haberciler oglen yemegini tost ve kofteyle gecistiriyorlar. Ancak Imrali donusu haber atlamamak icin rihtimda siki bir kosu tutturmak gerekli. Durbunlu Mudanyalilar, gazetecilere deniz otobusunun geldigini haber vermekle yukumlu. Ne de olsa iki haber saati arasinda uyukluyanlanlar yok degil.



Mudanya'ya us kuran ve ozellikle davayi Imrali'da izleme sansina sahip olmayan medya mensuplari arasinda yeni branslar olustu. Iste Mudanya habercilik dunyasinin yeni branslari...


Hissediciler


Her sabah Mudanya'dan Imrali'ya giden deniz otobusunun onunde sotaya yatarak davayi izlemek icin adaya gidecek sehit yakinlarini dikkatlice izlemek gerekiyor. Durusma sirasinda ilgi cekebilecek konusmayi yapacak olanlari ve gunun avukatini tahmin etmek, gunun haber menusunu hazirlamak hayati bir onem tasiyor. Hissetme asamasinda en kalabalik ekiple calisan tv kanali genelde sonuc aliyor. Ilgili kisi tespit edildikten sonra adaya giden Sansli (Durusmayi izlemek icin adaya girebilen) arkadasina O.E'yi (onemli eleman) bildiriyor.


Konuk Kaciricilar


Mudanya'da en zorlu gorevi ifa eden haberciler bu grupta yer aliyor. Adadan gelen populer izleyiciyi kapmak hic te kolay degil. Bunun icin saglam bir ekip calismasi gerekiyor. Durusma hakimini bile aglatan hemsire Yildiz Namber'in bir tv kanali tarafindan kacirilmasi habercilik tarihinin unutulmazlari arasina girdi. Basli basina bir organizasyon harikasi olan kacirma olayi canli yayin sonrasi da devam ederek Hepsi bana teorisini hayata gecirdi. Konuk kaciricilar arasinda Show TV'den Sedef Senkal muhtesem bir performans gostererek rakiplerinin arasindan siyrilmayi basardi. Konuk kaciricilar siralamasinda Kanal D'den Burak Ersemiz ve Atv'den Nilgun Akay, ve Show Tv'den Ozgur Uzun ve Fatih Portakal basabas mucadele veriyorlar.


Hepimize 5 dakika


Canli yayina adam kacirmanin meslek etigine uygun olmadigini kabul eden bu grubun mensuplari, cevre halki arasinda da hos karsilanmayan bu tarzin ortadan kalkmasini istiyorlar. Konugun sirayla tum kanallara cikmasini benimseyen Hepimize 5 dakika gurubunun onde gelenleri arasinda Star'dan Murat Ide yer aliyor. Ide, bu centilmence onerisine karsin iki kez konuk kacirmayi ihmal etmedi.


Hizli atlaticilar


Bizzat kendi arabalariyla Mudanya'ya gelen goruntu ustalari bu grubun liste basinda yer aliyorlar. Yildiz Hemsire'nin kacirilmasi sirasinda arac ve goruntu takibiyle meslektaslarini atlatan Atv kameramani Serkan Tahmaz ayni zamanda usta bir surucu de oldugunu gosterdi. Araciyla birlikte kamerasini da kullanabilen Tahmaz'in diger bir ozelligi; tasli yolda patinaj cektirerek arkadaki araclara tas firlatabilmesi. Kameramanlar arasinda Show Tv'den Ozan Pezek ve Kanal D'den Kahraman Tuzcuoglu ikinci sirayi zorlarken kaygan zeminde kamerasini titretmeyen Show Tv'den Akin Goruntu atlatabilmek icin arkadasinin kamerasinin akusunu cikarmak, arkadan ittirmek, yere dusurmek, ayni kanaldan birden fazla kamerayla konugun etrafinda bina yaparak perdelemek mubah sayiliyor.


Ani Haber Cikaricilar.


Her saat basi gerceklesen canli yayina haber yetistirmek kolay olmuyor. Hele haber kaynagi denizin ortasindaysa. Apo davasi, Mudanya'da ki bir cay bahcesinin TV'sinden izlenerek yorumlaniyor. TV'de yayinlanacak olan haberi yine bir TV'den izleyerek toparlamaya calisan haberciler arasinda NTV'den Mustafa Erdogan ve Erdogan Aktas on siralarda yer aliyorlar. Aktas, TRT'nin disinda baska bir kaynagin olmamasinin fazlaca onemli olmadigini zaten bir gun onceden o gunku gelismeleri kestirebildigini sozlerine ekliyor. Bu grupta yer alan habercilerin uzun yillar Polis ve Adliye muhabirligi yapmis olmalarinda fayda var. Turk Ceza Kanunu'nu ve cok iyi bilmeleri gerekiyor. Aksi taktirde telafisi mumkun olmayan hatalar yapilabilir.


Gavurcular


Oldukca itici bir isimle anilmalarina ragmen genelde kolejlilerden olusan haberci gurubu. Gorevleri, durusma sonrasi yabanci gazetecilerden ve gozlemcilerden bilgi almak. Surekli olarak baska dillerde konustuklari icin ilcenin genclerinin tepkisini uzerlerine cekiyorlar. Hurriyet'ten Meltem Ozdemir, Milliyet'ten Bilge Egemen ve NTV'den Fuat Kozluklu grubun onculeri.


Acil Linkciler


Yuzlerce metre kablonun ortortalarda dolastigi naklen yayin araclarinin arasinda dolasmak olanaksiz. Yirmi tv kanalinin hatasiz bir sekilde yayin yapmalarinin kahramanlari da acil linkciler. Cok kisa surede karmakarisik sistemleri kurarak yayinin uyduya kadar ulasmasini saglayan linkciler arasinda en suratlisi Show'un linkcisi Fahri Kucukyarar. On kisilik isi tek basina hallederek kirilmasi zor bir rekorun da sahibi.


Sanslilar


Yuzyilin davasini bizzat adada izleyenlere Sanslilar deniyor. Ancak adadan donduklerinde kendi kanallari icin belirlenen konugu baskalarina kaptirmadan getirmek ve haberi bir an once canli yayina hazirlamak icin kutular dolusu vitamin almalari gerekiyor. Aksi taktirde hapi yutmak zorunda kalabilirler. Aksamki ana haber bultenine kadar suren kosturmaca Bursa yolu uzerindeki Iskender Koyu'nde son buluyor. Yavas yavas yuvarlanan kadehlerin ardindan gunduz yasanan tatsizliklar unutuluyor. Ayakkabi ve ceket takaslari yapiliyor. Tabii ki bu dostluk yalnizca gunes dogana kadar suruyor.



Haber denize ucunca


Milliyet Gazetesi'nden Bilge Egemen, haberlerini son hizla agir kosullar altinda yazarken ruzgarin azizligine ugruyor. Haber eskizleri denize ucuveriyor. Rekabet birden yardimlasmaya donusuyor, Kanal D'nin agir toplarindan Burak Ersemiz, Egemen'in yardimina kosuyor.



Iki haber arasi


Haber saatleri arasi her zaman o kadar yogun olmuyor. Cani sikilan gazetecilerin, vakit gecirme ugraslarindan biri de balik tutmak. sansli balikci, TRT'den Bayram Kok. Haberde rekabet yetmeyince is tavlaya vuruluyor.


Kaynak televizyon


Davayi izlemek uzere adaya cikabilen sansli gazete ve televizyon muhabirlerinin disindakiler, gelismeleri televizyondan takip etmek zorunda.



Konuk pazarligi


Deniz otobusunden ciktiktan sonra gazetecilerin elinden kurtulan bir konuk, polislerin yardimiyla bir ofise dalarak canini kurtariyor. Pazarlik camdan suruyor.



Makyajsiz olmuyor


Star'in haber spikeri Gulgun Feyman. Makyaj odasi olmayinca, link araclarinin arasinda, plastik bir sandalyeyi tuvalet masasi olarak kullaniyor. Makyajini yapiyor. Mudanya medya muharebesinde kimsenin kimseyi gorecek hali yok. Bu nedenle unlu Tv sunucusu kendi makyajini kendisi yapmak zorunda. Feyman'in arkasinda Star muhabiri Isin Gurel, aksam haber bulteni icin kablolarin arasindan kendine actigi kucuk alanda hazirlik yapiyor.



Acimasiz rekabet


Yuzyilin davasini izlemek icin Mudanya sahilinde us kuran gazeteciler ve televizyoncular kamuoyuna gelismeleri aktarmak icin cesitli guclukler yasiyor. Apo davasini bizzat yerinde izleme sansini yakalayamayan tv ve gazete calisanlari, haberdeki onceligi kaptirmamak icin acimasiz bir rekabete girismis durumdalar. Imrali'daki durusmayi ikinci plana atabilmek icin seytanin bile aklina gelemeyecek taktiklerle birbirleriyle yarisiyorlar. 250 televizyon ve 180 yerli gazetecinin gorev yaptigi Mudanya'da ilce halkinin yani sira cevre koylerde yasayanlar da zaman zaman acimasiz rekabetin icinde rol alabiliyorlar.





82755.jpg

SİYASET MEYDANI PROGRAMI'NDAN AÇIKLAMA...
28.12.2003


BURAK ERSEMİZ

Bazı internet sitelerinde yayınlanın e-mail nedeniyle söz konusu programla ilgili bilinmesi gereken ayrıntıları bir kaç madde ile sıralamak istiyorum. Söz konusu program için Yakın Doğu Üniversitesi'nin Konferans Salonu ''barter'' sistemi ile tarafımızdan kiralandı. Yaklaşık 30 personel İstanbul'dan KKTC'ye geldi.

KKTC seçimlerine katılacak olan 7 ayrı siyasi partiden de taraftarı olan 50'şer öğrenci ve 50 aday ve seçmeni izleyici olarak belirlendi. Üç gün önceden alınan isim listelerinin dışında salona kimsenin alınmayacağı hususu okul yönetimine bildirildi.

700 kişilik salonda, her partiden 100'er kişi olacak şekilde düzenli bir oturma planı yapıldı. (Örneğin a partisi üyeleri kırmızı,b partisi üyeleri mavi yaka kartı takacaklardı) Her rengin oturacağı bölüm kurayla belirlendi. Herkes eşit şekilde ve ilk sıradan en üst sıraya doğru oturacaktı ve önde oturma durumu eşit olacaktı.Dolayısıyla salonda partilerin belirlediği 350 öğrenci ve 350 kişilikte seçmen ve partililerin oluşturduğu bir grup olacaktı. Bunun nedeni her hangi bir partinin salonda çoğunlukta veya azınlıkta kalmasının önüne geçilmesiydi.

Okul yönetimi güvenlik elemanları aracılığıyla gün boyu akşam içeriye girmek istediğini söyleyen öğrencileri sürekli uyardı ve ''sadece listelerde adı olanların katılabileceğini'' belirttiler bir çok öğrenci bu durumu anlayışla karşıladı ve kiralanan bir salona davet edilenler dışında öğrencinin girmemesi onları şaşırtmadı.Ayrıca akşam saatlerinde kapılara yazılan yazılarlada ismi olmayanlarında içeri ye alınmayacağı duyuruldu.

Ancak Yayın saati yaklaştığında 50,60 kişilik organize bir öğrenci gurubu tüm uyarılara rağmen içeriye girdi.Ardından telefonlar ile ulaştıkları diğerleri salona girip yayının başlamasından saatler önce salonun 150-200 koltuğunu doldurdular. Bizler, okul yönetimi ve en son olarak da yayına hazırlanması gerekirken Ali Kırca öğrencilerin yanına giderek ve saatlerce sohbet ederek burada olmamaları gerektiğini anlattı. Sonuç itibariyle davetliler arasında her iki düşünceyide eşit olarak temsil eden 350 öğrenci olacaktı..ve bunlarında bir kısmı YDÜ öğrencisiydi. Fakat Kırca'nın uzun bir süre ikna etmek için uğruştığı öğrenciler ''burası bizim sınıfımız'' çıkmayız diyerek davetli olmadıkları bir solonda oturmaya devam ettiler...

Peki bundan sonra ne oldu...

İlk önce salonda ki öğrenciler zaman zaman kendi aralarında yüksek sesle ve kırıcı bir şekilde tartıştılar ve iyice gerildiler...

Arkasından salonda oturması gereken davetli partililer ve davetli öğrenciler gelmeye başladı. Ama salonda davetsiz kalabalık bir grup vardı ve planlanan oturma düzeni gerçekleştirilemedi. Bir anda 700 kişilik salon 900 kişiyle doldu..

Ve son çare olarak programın yapılabilmesi için tüm salonun boşaltılması rica edildi ve Ali Kırca 'da şöyle bir anons yaptı; ''Sayın misafirlerimiz sizlerden çok özür diliyoruz.Biz her iki görüş ve her parti salonda eşit olsun diye bir organizasyon yapmıştık ve hazırlanan listelerde yazılı isimler dışında salonda kimsenin olmaması gerekiyor.Ancak mevcut durumda bu salonda eşitlik olmadığı için programı 7 partinin genel başkanlarıyla izleyicisiz yapmamız uygundur.Lütfen böyle bir hassas konuda bize yardımcı olun ve salonu yayın saatinden önce boşaltın ''

Ve salon boşalmadı ,öğrenciler hiç çıkmadı, ve Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş'la canlı yayın başladığında salonda bulunanlar arasında sert tartışmalar yaşanıyor ve karşılıklı laf atmalarla büyük bir gerginlik yaşanıyordu.

Sonuç olarak ta Ali Kırca böylesine gergin düzensiz ve kıvılcım bekleyen bir kalabalıkta yayın yapmamayı tercih etti....

Büyük bir sorumluluk örneği gösterilerek salonun mevcut durumunun ekrana yansımaması için program iptal edildi...

O salonda program yapılsaydı salonda canlı yayın sırasında başlayacak bir tartışmanın hatta bir yumruklaşmanın sokakta ki insanı seçim öncesi ne şekilde gereceğini hiç kimse tahmin edemez.Salonda başlıyan bir yumruklaşmanın sokakta daha büyük kavgaların olmasına neden olmayacağını hiç kimse garanti edemez..İşte bu nedenlerle program iptal edildi...

KKTC'de ki seçim demokratik bir sistemin kendi yöneticilerini seçtiği bir seçimdir. Bu seçim KKTC'de oy kullanma hakkına sahip olan vatandaşlarını ilgilendirir.Salonda olmayı hakedenlerde öncelikle davet edilenlerdir. Davet edilenlerde oy kulanacak KKTC vatandaşlarıdır. Ada tabiki Türkiye ve Türk insanı çok önemlidir. Ama O program KKTC seçmeni ve parti genel başkanlarına aitti... ve ne yazık ki davetli olmadıkları defalarca hatırlatılan öğrencilerin inadı yüzünden ''bir provakatör'' salonda ki mevcut durumu örnek alıp ''işgalciler dışarı'' gibi çirkin bir ifade de bulunmuştur..

Ve ne yazık ki AB yanlılarının içindeki birkaç kişi ''program bizi bastırmak için yapılmıştı sesimizi duyuramayacaktık..Türkiye'den gelen Ali Kırca salona işgalci Türkleri doldurmuştu...Amaç bizi güçsuz göstermekti "derken.. AB karşıtlarının içindeki bir kaç kişi de ne yazık ki aşağıda ki gibi tam ters bir yoruma çanak tutmaktadır...

Eğer iki tarafında içindeki çatlak sesler bizleri böyle suçluyorsa demek ki biz UZAYLILARDAN para aldık ve onlardan yanayız yada genç arkadaşlarımız davet edilmedikleri bir yere gelerek büyük emek harcanan ve eminim ki gerçekleşmesi durumunda seçmenide büyük ölçüde etkileyecek bir yayının yapılmasını engellediler...

KKTC ve Türkiyenin çıkarlarını düşünen birisi olarak son sözüm de şu;

"O PROGRAM YAPILMALIYDI"

Saygılarımla...

Burak Ersemiz
Siyaset Meydanı
Editör



30 Nisan 1999, Cuma HÜRRİYET


--------------------------------------------------------------------------------
Paris'te İstanbul fotoğrafları sergisi





Fransa'nın başkentinde bugün, uzun süre konuşulacak dev bir fotoğraf sargisi açılıyor. Seçiciliğini Sipa Press'in kurucusu ve direktörü Gökşin Sipahioğlu'nun, derlemesini Ferit Düzyol'un yaptığı sergide Türk fotoğrafının tanınmış isimlerinin fotoğrafları yer alıyor. 1 Ağustosa kadar açık kalacak sergiyi yüz binlerce Fransızın ziyaret etmesi bekleniyor. Sergide eserleri yer alan Türk fotoğrafçılardan bazıları şunlar:


KİMLER VAR


Nedim Apaydın, Coşkun Aral, Ani-Çelik Arevyan, Tahsin Aydoğmuş, Uğurhan Betin, Kadir Can, Nevzat Çakır, Bünyamin Çelebi, İsa Çelik, Manuel Çıtak, Gültekin Çizgen, Bünyad Dinç, Şakir Eczacıbaşı, Burak Ersemiz, Engin Ertan, Alpay Evin, Ara Güler, Sami Güler, Şemsi Güler, Aramis Kalay, Ali Öz, Haluk Özözlü, Nazım Timuroğlu, İlhami Uncuoğlu...


HÜRRİYETÇİLER


Bugün açılacak olan dev sergide Hürriyet grubundan da tanınmış fotoğrafçıların çalışmaları yer alıyor. Hürriyet Gazetesi'nden Kani Atmaca, Süleyman Arat, Kutup Dalgakıran ve Hayrettin Karateke ; Atlas Dergisi'nden Sinan Anadol, Erdem Yavaşça, İzzet Keribar ve Mehmet Gülbiz; Tempo Dergisi'nden Çağrı Kılıççı ve Tamaşa F. Dural, fotoğraflarını binlerce Fransızın beğenisine sunacak.




ARNAVUTLUK OLAYI

4. Arnavutluk'ta büyük bir güvenlik problemi bulunmaktadır. Özellikle Kosova sınırına yakın bölgelerde silahlı ve maskeli mafya mensuplarının soygununa uğramamış bir yabancıyı bulmak neredeyse imkansızdır. Bölgeye giden gerek yardım kuruluşlarının, gerekse basın mensuplarının tamamı soyguna uğramış bulunmaktadır. Heyetimizin Arnavutluk'a varışından yaklaşık bir hafta kadar önce Kanal D'den Ali Burak Ersemiz ile Uygar Gürkan da Bayram Curri'de silahlı saldırıya uğramış ve kiraladıkları araba ile kameraları ve çektikleri görüntülerin bulunduğu kasetleri gasbedilmiştir. Kamplardaki mültecilerin yıkayıp da kurutmak amacıyla çadırların kenarlarına astıkları çamaşırlarının bile çalındığı dile getirilmiştir. Bu tür saldırı ve soygun olaylarını yapanların, Arnavutluk polisiyle işbirliği içerisinde oldukları yaygın bir biçimde dile getirilmektedir. Yardım kuruluşları, Kukes bölgesinde kamp kuracakları yer için büyük paralar ödemek zorunda bırakılmakta ve feribotla gelen yardım araçlarından, bizzat Arnavut yetkililer, biner mark almaktadırlar.

MAZLUMDER
İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği


06 Mayıs 1999, ANKARA

82756.jpg

logo_home.gif

Kudüs Başkonsolosluğu yetkilileri, gazetecilerin, sağlanan zırhlı araçla dün geceden bu yana tutuldukları Filistin Medya Merkezi'nden çıkarıldıklarını kaydettiler. Edinilen bilgiye göre, gazeteciler Türkiye'nin Kudüs Başkonsolosu Hüseyin Avni Bıçakcı'nın kendilerini beklediği kontrol noktasına doğru yola çıkarıldı.
İsrail'in Ramallah&'ı işgalini izlemek için çatışma bölgesinde bulunan Star TV muhabiri Mete Çubukçu, kameraman Mustafa Şap, ATV muhabiri Burak Ersemiz ve kameraman Talip Alpogan, dün geceden beri Filistin Medya Merkezi binasında İsrail güçleri tarafından alıkonuluyordu.
Star televizyonu muhabiri Mete Çubukçu, serbest kalmadan önce NTV'ye konuştu. Mahsur kaldıkları binada da çatışmalar olduğunu, binada 5 kişinin öldüğünü belirten Çubukçu, üstlerinin silahlı İsrail askerlerince arandığını anlattı. Öte yandan, İsrail askerleri, aralarında 2 Türk gazetecinin de bulunduğu yabancı gazetecilere ateş açtı.



NTV'ye konuşan Mete Çubukçu, olayları şöyle anlattı: Biz şu anda 4 Türk, 3 de Filistinli, buranın sahibi ve çalışanları olan gazeteciyiz, Star ve ATV ekipleri olarak. Saat gece 12'de bu binaya yönelik bir operasyon başladı, tanklarla ve askerlerle birlikte, biz 6'ncı kattayız, korkunç çatışmalar oldu aşağıda ve 6 saatte de bizim kata geldiler.
Arafat karargahında hapis


NTV MUHABİRİ AYŞE KARABAT'A ULAŞTIM
Tek tek hepimizin üzerini aradılar, burda yöntem üzerin tamamen çıkarılması, çünkü vücudu görmek istiyorlar, herhangi bir bomba olup olmadığını. Sonra ellerimizi duvara dayayıp bir süre beklettiler, uzun bir süre. Çünkü bu sırada çatışmalar devam ediyordu. Fakat yandaki binada Filistin polisinin olduğunu farkedince o binaya yöneldiler, bizi bir odaya kapattılar. Ben o sırada çok kısa da bir süre olsa NTV muhabiri Ramallah’da Ayşe Karabat arkadaşımıza ulaşmayı başardım ve o Türkiye'ye bunu haber verdi.

BİNANIN ÜÇÜNCÜ KATINDA 5 FİLİSTİNLİ ÖLDÜRÜLDÜ
Daha sonra pasaportlarımız verildi ve şu anda askerler var bizim bulunduğumuz stüdyoda, bir orada tutuluyoruz, serbest hareket ediyoruz, biraz daha gevşettiler. Buranın artık bir askeri bölge olduğunu, dışarı çıkamayacağımızı, çekim yapamayacağımızı, görüntü alamayacağımızı söylediler. Bu şekilde bekliyoruz ama bina anlattıklarına göre inanılmaz tahrip olmuş durumda. Tank ateşi ve diğer çatışmalardan dolayı, üçüncü katta 5 Filistinli öldürülmüş bu çatışmalarda, bizim bulunduğumuz altıncı katın üç kat aşağısında.
BM: İsrail Ramallah'tan çekilsin


HER HAREKETTE ATEŞ EDİYORLAR
Durumumuz şu anda iyi ancak saat 6 ve 8 arasında doğruyu söylemek gerekirse çok gergin saatler yaşadık. Çünkü İsrail askerleri bu operasyondan dolayı onlar da çok gerginler ve en ufak bir harekette ateş edebiliyorlar. Biz de böyle bir şey yaşadık.

YİYECEK SIKINTISI VAR
Biraz tedarikli, aslında çok az tedarikli gelmiştik, doğruyu söylemek gerekirse bu sabah bizim yiyeceğimiz bitti, sadece çay ve kahve var, onu yapabiliyoruz. Dışarı çıkmak zaten mümkün değil. Bu saatten sonra artık başka türlü belki İsrail askerlerinden yiyecek isteyeceğiz. Onun dışında şu anda herhangi bir yiyecek içecek, çay-kahve dışında yok. Dışarıya da zaten çıkmak mümkün değil, çatışmalar devam ediyor ve askerler bizi bir odada geniş bir stüdyoda bekliyoruz, kapıda da iki tane İsrailli asker bekliyor.

SİLAHLARLA İÇERİ GİRİP ÜZERİMİZİ ARADILAR
Altıncı kata çıkana kadar her katın kapısını bomba atan tüfeklerle patlattılar, biz bunu saatlerce duyduk, her kapı imha edilerek içeriye girildi. Yoğun çatışma oldu. Söylediğim gibi sonradan öğrendik, üçüncü katta 5 Filistinli öldürülmüş, asker olabilir ya da gerilla olabilir. Bizim kapıya geldiklerinde çok gerginlerdi. Çünkü hepsi inanılmaz donanımlı, gece görüş dürbünleriyle donatılmış, elleri bomba atar tüfekler, onlar da geldiği zaman biz de çok gerginleştik. Çünkü bütün silahlar bize doğrultulmuştu, tek tek hepimizin üstünü soydular, aradılar, söylediğim gibi ellerimiz duvara dayalı şekilde uzun bir süre bu Filistin'de gördüğümüz görüntülerden, alışkın olduğumuz görüntüler gibi uzun bir süre bekletildik. Sürekli çatışma haliydi, dışardan ateş geliyordu. Şu anda davranışları normale döndü, yani işte telefonla konuşabiliyoruz, ihtiyaçlarımızı karşılayabiliyoruz.


0__219_00.jpg

N.Tevfik'in değil Çelik'in şiiriymiş


'UNUTMA' (15.2.2003) başlıklı dörtlüğün Neyzen Tevfik'e ait olduğunu yazmıştık. Meslektaşımız Burak Ersemiz uyardı; Bu şiir Mutlu Çelik'e ait ve ilk kez 1994'te 'Yalnızlık Pusuda Bekler' kitabında yayınlandı. dedi.

Ve şiirin bütünü şöyle:

Ne ararsın Tanrı ile aramda
Sen kimsin ki orucumu sorarsın?
Hakikaten gözün yoksa haramda,
Başı açığa neden türban sorarsın?
Rakı, şarap içiyorsam sana ne,
Yoksa sana bir zararı içerim
İkimiz de gelsek kıldan köprüye
Ben dürüstsem sarhoşken de geçerim.
Esir iken mümkün müdür ibadet
Yatıp kalkıp Atatürk'e dua et...
Senin gibi dürzülerin yüzünden
Dininden de soğuyacak bu millet.
İşgaldeki hali sakın unutma
Atatürk'e dil uzatma sebepsiz
Sen anandan yine çıkardın amma
Baban kimdi bilemezdin şerefsiz!


burakersemiz@burakersemiz.com